Steinbeck’in eserlerinden birini okumayalı uzun zaman olmuştu ki okuma listemde uzun süredir olan İnci’yi sonunda edinip okudum. Steinbeck 1940 yılında eskiden inci zengini bir bölge olan Meksika’nın La Paz, Baja California Sur’da duyduğu bir Meksika halk masalından ilham alarak bu hikayeyi yazmış. İlk olarak film senaryosu olarak yazılmaya başlanan 1944’te kısa bir hikaye olarak “Dünyanın İncisi” ismiyle yayınlanan hikaye birkaç yıl sonra roman haline getirilip genişletilse de kısa bir hikaye olma özelliğini koruyor, birkaç saatte okunup bitebilecek uzunluk ve sürükleyicilikte. Belki de film senaryosu fikriyle yazılmaya başlandığındandır; anlatının insanı kendisine çeken sinematik bir kalitesi var.

Steinbeck’in İnci’si basit şiirsel bir dille anlatılan karmaşık sembolik bir eser. Sembolizm, bir kum tanesini kaplayan istiridye gibi katman katman inşa edilmiş ve sonuç inci gibi pürüzsüz, net bir hikaye ortaya koymuş.

Bu kısa roman genç bir Meksikalı inci avcısı Kino’nun hikayesidir, Kino mütevazi hayatından dışarı çıkarıp insan doğasını, açgözlülüğü, toplumsal normlara karşı gelmeyi ve kötülüğü keşfetmesine neden olay bir dizi olay başından geçer.

Karakterin hikayesine tanıklık ederken onun duyduğu şarkılara da tanıklık ediyoruz. Kino’nun duyduğu şarkılar, anlatının önemli bir sembolik unsuru olarak karşımıza çıkıyor. Bu şarkılar, yalnızca duyusal bir deneyimi değil, aynı zamanda karakterlerin duygusal durumlarını, düşüncelerini ve çevresindeki dünyaya olan tepkilerini temsil etmekle beraber okuyucuya da bu duyguların içine çekiyor.

Bu kısa roman Kino’nu karısıyla ve bebeğiyle, birbirine sıkı sıkıya bağlı topluluktaki mütevazi hayatından duyduğu memnuniyet ile başlıyor.

“Diğer sabahlar gibi bir sabahtı ve yine de sabahlar arasında mükemmeldi.”

Bu kitaptan aklımda kalan cümlelerden birisi kesinlikle bu olacak; çünkü rutinde bulunan oldukça basit ama yakalaması zor olan bir hissi anlatıyor ve zannımca bu his asıl hayat sevincinin saklandığı yerdir.

Kino’nun bu düşüncesini zihninde çalan “Aile Şarkısı” takip eder.  Bu şarkı Kino’nun ailesiyle olan güçlü bağlarını ve onların birlikte yaşadıkları huzurlu, sade yaşamı simgeler. Ancak zamanla, müzik değişir ve Kino’nun içsel dünyası kararmaya başlar. O, “düşman müziği”ni duymaya başlar; incinin getireceği tehlikeler, insanların ona karşı olan kötü niyetleri ve kendi içindeki huzursuzluklar bu müzikle simgelenir. Kino’nun değişen müzikleri, onun hayallerinin, korkularının ve derin çatışmalarının bir yansımasıdır. Kino’nun zihininde değişen müzikle okuyucunun duygu durumu da değişiyor; Kino’nun zihninde yankılanan bu müzik adeta bir filmdeki arkaplan müziği gibi satırların arasından çıkıp okuyucuyu sarmalıyor.

Masumiyetin açgözlülüğe dönüşmesi ve insanların bir başkasının şansına nasıl tepki verdiği; nihayetinde en çiğ haliyle insan olmak John Steinbeck’in diğer romanlarında da olduğu gibi İnci’nin ana temasıdır. Steinback hayatı yine tüm acımasızlığıyla, yeşeren hayalleri ve umutları kurutan sert yanıyla resmetmekten yine vazgeçmemiş. Steinbeck’in eserlerinde kullandığı bu net tavrı; gerçek olmasından korkulan bir hurafe gibi insanı ürpertiyor. Epigrafta Steinbeck bu tavrını şöyle anlatıyor: “Halkın kalbinde yer eden tüm yeniden anlatılan hikayelerde olduğu gibi, yalnızca iyi ve kötü şeyler, siyah ve beyaz şeyler, iyilik ve kötülük vardır; arada hiçbir şey yoktur.”

Bu noktada Steinbeck’le eserlerinin temelinde yatan bu düşencesiyle çatıştığımı söylemeliyim; bence hayatta yalnızca siyah-beyaz, iyi-kötü olan pek nadir şey vardır; hayat çoğu zaman gri alana düşen şeyler silsilesidir.

Ne kadar temelde çatışsam da İnci ile bir kez daha, Steinbeck’in etkileyici ve sade üslubuna hayran kaldım. Manzarayı canlı ayrıntılarla betimlemiş, karakterleri ise derinlik ve genişlik taşıyor. Havada hissedilir bir gerilim var ve Kino’nun mücadelesi zihnimde canlanırken olaylara müdahale etme isteği okuyucunun içinde tarifsiz bir şekilde yükseliyor, sessiz bir itiraz gibi.

İnci, hırsa ve maddeciliğe karşı bir uyarı niteliği taşıyan yoğun bir hikaye ve sömürgeciliğe eleştirel bir bakış sunan, oldukça derinden etkileyici bir eser. Fakirler ve sömürülenlerin statülerinin üzerine çıkma girişimlerinin ne kadar hızlı ve şiddetle bastırıldığını anlatıyor. Kino, inciye dolayısıyla toplumsal yükselişe sahip olduğunda insanların planları ve kötülükleri onu elinden almak için harekete geçiyor.

“Bir hayal bir kere düşünülmeye görsün, öbür gerçeklerin arasındaki yerini alır ve bir daha asla yıkılmaz ama kolaylıkla saldırıya uğrayabilir.”

Aslında Steinbeck hayatın başlangıcından beri var olan en çiğ ve temel çatışmaları bu kısa ama öz hikayade toplamış; insan doğaya, insan insana, insan kendine karşı…

Akrep saldırısıyla başlayan insan ve doğa arasındaki mücadele, ardından inciyi ele geçirmek isteyenlerle insan ve insan arasındaki çatışmaya, en sonunda ise Kino’nun hırslarının inciden elde edeceği servet için artan bir tutkuya dönüşmesiyle insanın kendisiyle olan savaşına dönüşüyor. İnsan okurken kendi hayatındaki savaş cephelerini düşünüyor ister istemez.

Hikayenin ahlaki alt yazısı ise oldukça can sıkıcı. Bu zavallı insanların başına kötü şeyler gelmesinin sebebi ne? Daha iyi bir hayat istemiş olmaları. Steinbeck, sanki “Kendinizi geliştirmek için bir şey yapmaya çalışmayın ve asla hayal bile kurmayın. Bulunduğunuz durumla yetinin, çünkü çabalamak sadece başarısızlık getirir” demek istiyor.

Eğer hikayenin altyazısı  “para mutluluk getirmez” gibi bir şey olsaydı bu bana biraz daha kabul edilebilir gelebilirdi ancak Steinbeck daha derinden ve sinsi bir mesaj vermek istemiş, karakterlerine fakir ve mutlu olma seçeneğini bile sunmamış Onun sunduğu seçenekler acımasız: ya “fakir ve mutsuz” ya da “daha fakir ve daha mutsuz.”

Sonuç olarak, İnci, kısa hacmine rağmen insan doğasının en temel çatışmalarını, umut ve hırsın gölgesinde şekillenen trajedileri güçlü bir şekilde resmeden bir eser. Steinbeck’in bu kadar yalın bir dille bu denli yoğun bir duygusal yankı yaratabilmesi, onu edebiyatın kalıcı yazarlarından yapan en önemli özelliklerinden biri. Hikaye bittiğinde geriye yalnızca Kino’nun değil, kendi hayatımızdaki arzuların, korkuların ve sınırların yankısı kalıyor. Belki de bu yüzden İnci, bize sadece bir halk masalı ya da bir toplumsal eleştiri değil; aynı zamanda hayallerimizin ve seçimlerimizin bedelini düşündüren evrensel bir masal sunuyor.

Share: